Aşk hakkında o kadar şey dile getirilmiş ve kaleme alınmıştır ki, ‘yeni’ bir şey söylemek yerine, ‘yine’ bir şeyler söylemeye çalışacağımı belirtmek daha akıllıca olur sanırım. Geçmişten bu güne, aşk övüle gelmiş ve bu anlamda tarih, âşıkların tarihi olarak yer etmiştir. Bugün de durum bundan farklı değil tabiki. Peki, nedir aşk? Aşkın kısa bir tanımını yapacak olursak: Aşk, birçoğumuzun bildiği gibi Farsça bir sözcük olan ‘ışk’ tan gelip dilimize yerleşmiş bir ifade. Işk ise yine bu dilde ‘sarmaşık’ sözcüğüne karşılık gelmekte. Bu durumda aşk, kalbi sarmalayan yoğun sevginin bir başka adıdır da diyebiliriz. Hatta o kadar ki kalbin nefes almasına bile fırsat vermeyecek bir sarmaldır bu. Kalpte ritim bozukluğuna ve zihinde buğulu düşüncelere sebep olması işten bile değildir. Nitekim Mecnun lakabıyla bildiğimiz Kays ve Ferhat’ın halleri hepimizce malum. Bu masal kahramanlarının hikâyelerinde yücelen aşk, gerçekte kendilerine zarar vermekle birlikte, çağlar ötesine isimlerini yazdırmalarına mani olamamıştır. Yani acıya, ıstıraba karşılık bir şöhret söz konusu. Acı ve ıstırap bir sebep; şöhret ise bir sonuç. Ne Ferhat ne de Kays, bu şöhretin esamesini bile duymadılar ve duyamazlar artık. Yaşadıkları acı, gerçeğin ta kendisiydi ve şöhretleri ise bir efsaneden ibaret şimdi.

Bu çerçevede günümüze gelecek olursak. Biz aşktan bahsederken ve efsanevi aşıkları örneklendirirken bir paradoksa düşüyoruz farkında olmadan. Sözgelimi Kays’tan bahsederken, yaldızlı harflerle Mecnun beliriyor gözümüzün önünde. Mecnun Kays’ı aşmıştır bizim için. Kays hemen hemen hiç anılmaz bu yüzden. Oysa acıyı çeken Kays’tır. Mecnun ise haksız bir şöhretin sahibidir bu durumda. Bizim paradoksumuz işte tam burada başlar. Bizim için Kays’ın çektiği acıdan ziyade Mecnunun şöhreti daha önemlidir aşka atıf yaparken. Bu atıflar arttıkça da böylesi bir aşkı göklere çıkarmakta gecikmiyoruz tabi. Mecnun’un şöhretine aldanıp, Kays’ın ıstırabını göz ardı ediyoruz. Bu, Güneş’e aldanırken kutuplarda üşümek gibi bir şey sanırım.

Düz mantıkla şu cümleyi kurabiliriz. Acı kötüdür ve şöhret iyidir. Âşıkları bu terazide tarttığımızda emin olun acı kefesi daha ağır basacaktır. Biz acıyı göz ardı ederek şöhrete sarılmakla bu gerçeği bertaraf etmeye çalışıyoruz. Ve şöhretin okşayıcı yanına aldanıyoruz. Her ne kadar âşıkların şöhreti çağları aşsa da, acıları kendilerini bitirmiştir. Ateş ve duman ilişkisine benzetebiliriz bunu da. Duman pervasızca yükselirken göklere, ateş çoktan düştüğü yeri yakmıştır. Yani sözgelimi Mecnun şöhretin doruklarında cirit atarken Kays çoktan küle dönmüştür.

Niyetim aşkı yermek ya da küçümsemek değil elbette. Bizim aşka biçtiğimiz rol önemli bu noktada. Söz gelimi Kays’ın yaşadığı dönemde yaşamış olsaydık, acaba Kays’a neler söylerdik. Kays! Sen mükemmel bir insansın. Aşkın için çöllere düşüyor ve aç-susuz bir halde dolaşarak çok güzel bir iş yapıyorsun mu derdik. Yoksa… Ya da dost sohbetlerinde Kays’tan söz açıldığında, ‘bugün filan çölü de aştı adam, helal olsun’ mu derdik. Yoksa… Yoksa yaklaşımımız daha mı farklı olurdu.

Aşkı mı övüyoruz yoksa âşıkların acıları üzerinden prim yapan şöhrete midir ilgimiz tartışılır. Fakat şu bir gerçek ki aşk uğruna çekilen acılar gündemimizde pek yer etmiyor. Daha ziyade şöhretiyle ilgiliyiz birçoğumuz. Bu, çok fazla yadırganacak bir durum olmamakla birlikte aşka biçtiğimiz rolün idealden reele inmesine imkân vermeyen bir yaklaşım maalesef. Şöyle ki, bütün ilgisini karşı cinsin varlık alanına adayan bir kişi kendi varlığından geçebiliyor ve sonrasında sosyal hayattan tecrit döneminin başlangıcı kaçınılmaz olabiliyor. Tarihi aşk karakterleri buna en bariz örnektir sanırım. Acaba Kays yaşıyor olsaydı ve bizim ona: ‘ Yaşadıkların hakkında bir iki şey söyleyebilir misin bize ‘ sorusunu sorma fırsatımız olsaydı, ne derdi? Her birimizin, Kays’ın bu soruya vereceği cevabı kendi arzumuza göre şekillendireceğimiz tartışmasız bir gerçek. Fakat sanırım Kays’ın dilinden irticalen dökülecek ilk söz şu olurdu: ‘ Çok çektim’. Evet, çok çekti. Buna itiraz edileceğini sanmıyorum. Çünkü bu realitenin ta kendisi.

Sosyal hayatını ve en önemlisi kendi varlığını feda etmek uğruna bu şekilde âşık olmak isteyen var mı tüm bunlara rağmen? Varsa yolu açık olsun demekten başka bir şey gelmiyor elden. Öte yandan ideal aşkları satırlara mahkûm ederek reel aşklara yelken açmak isteyenler varsa şayet…

Beş duyuya aşk mayası çalmanın daha keyifli ve daha az acı verici olacağını söyleyebilirim onlara. Mesela ilk bakışta varsa bir kıvılcım, aşka yol vermeli. Onun yolunu kesmek büyük hata olur. Aşk, bakışta hayat bulduysa şayet onu bir bakışa hapsetmek kadar gafilce bir şey olamaz. Ve ardından sözlere tahvil etmeli aşkı. Dinlemeli muhatabını uzun süre ve dinletmeli kendisini. Çünkü aşk, muhabbette filizlenmeye başlar. Bu yüzden sözlerle beslemeli onu. Ki muhatabı tanıdıkça yabanileşmekten kurtulur aşk. Zira yabani bir aşkın çiftesi pek olur. Sonrasında dokunursunuz aşka. Kokusunu alır ve tadına varırsınız. Tabi aşkın, bu aşamaların her birinde son bulması da mümkün. Ama inanın daha az acı verecektir. Daha az yıkacak, daha az zarar verecektir en azından. Bu yüzden aşk için yabani tabirini kullandım. Evet, aşk yabanidir. Onu evcilleştirmek içinse beş duyuyla kademe kademe yaşatmak ve sükûnete alıştırmak gerekiyor. Aksi halde züccaciye dükkânına dalan azgın bir boğa gibi, gönül yuvasını harap edebilecek bir potansiyele sahiptir aşk. Böylesi bir boğayı terbiye eder gibi terbiye etmeli aşkı ki bu da onun görmesine, dokunmasına, işitmesine, koklamasına ve tatmasına fırsat vermekle olur. Böylece aşkı beş duyuda yaşamanın daha gerçekçi ve daha az acı verici olacağını fark etmek mümkün olacaktır. Ütopyalar peşinde koşmak ise beş duyuyu devreden çıkarmakla ya da bir kısmını işlevsiz bırakmakla olur ancak.

Bilimkurgusal bir aşk göz kamaştırabilir ama bu, gerçeği de görmemize mani olur aynı zamanda. Bu yüzden aşkı doyasıya yaşamalı ama gerçekliğe uygun repliklerle çıkarmalı onu sahneye.

ibrahim KORKMAZOĞLU



2 Responses to “BEŞ DUYUDA AŞK”  

  1. 1 Nüvit Karaoğlu

    Aklı devreden çıkartmadan yaşanan her şey insana güzellik ve zenginlik katar. Aklı atıl tutup, olmayanı varmış gibi yaşamak ise kişiden neler götürür..nereye götürür..
    Yazın sadece aşka dair değil, herşeye dair yazılmış.. güzel ve farklı düşünmüşsün.. İbrahim selamlarrr…

  2. 2 nurhan

    İbrahim yazın tek kelimeyle enfes!.. Son derece gerçekçi tespit ve gözlemlerle örülü.
    Benzetmeler ise bu kadar olur :) Kendi adıma söylüyorum, benden bayağı ileridesin kardeşim… Ben şu anda ancak ancak tespitlerde bulunabiliyorum zannediyorum. Maşallah “teşhis” den sonra “tedavi” kapısını da aralıyor ve bunu yaparken de ayakların yere sağlam basıyor. Bu arada, ben de *kıskanmaya başlıyorum, ben niye senin gibi yazamıyorum. Ühü Ühü….
    Nüvit Ablanın “inci tanesi” gibi yorumuna katılmamak elde değil.
    Gönlüne, fikrine sağlık…

    * kıskanmak= gıpta etmek


Leave a Reply